Mimar Sinan'ın verdiği ince nasihat

Mimar Sinan'ın verdiği ince nasihat


İslam'da namazın önemi... Bu zamana kadar oluşan çöpler nasıl dönüşebiliyor. ...

Gözümüzün önünde bize sonsuzmuş gibi görünen muhteşem bir kâinat var. Bilimsel incelemelerle göre yıldızlar, gezegenler varlıklarını milyarlarca yıldan beri sürdürmektedir. Güneş, yaklaşık olarak Dünya’nın bir milyon katı büyüklüğe sahiptir. Bugün için kâinattaki yıldız, gezegen, kuyruklu yıldız vb. sayısını kesin olarak tahmin etmek imkânsız gibi görünüyor; hele bir de yeni doğan yıldızları düşünürsek.

Kâinattaki akıl almaz sayıdaki gök cisimleri, bir taraftan ısı ve ışık verirken bir taraftan da yörüngelerinde milyarlarca yıldır yol almaktadır. Çok çok büyük olan bu gök cisimlerinden yolculukları sırasında ne duman çıkıyor ne de bu dev cisimler, geride rahatsız edici artık bir madde bırakıyor. Şimdi bir de üzerinde yaşadığımız Dünya’ya bakalım:

İnsanın yeryüzündeki en akıllı varlık olduğu ortada. Fakat yaşadığı çevreye bir göz attığımızda çöp, is, katı ve sıvı atıklardan geçilmediğini görüyoruz. Üstelik de temizlik görevlileri olduğu halde. İnsanın yaşadığı çevre böyle. İnsanoğlu, temiz bir çevrede yaşamayı ne kadar çok arzu etse de bunu bir türlü başaramıyor. Çünkü ihtiyaçlarını karşılamak ve para kazanmak için fabrikalar, çeşitli tesisler kurması, yolculuklarını çeşitli ulaşım araçları ile yapması gerekiyor. Bütün bunları da yapmaya çalıştığında ister istemez çevresini kirletiyor.

Dökülen yapraklar nereye gidiyor

İnsanın etrafını temiz tutmaya çalışması ise bir istekten öteye geçemiyor. Çünkü o, karnını doyurmak, bir yerden bir yere gitmek, tarlasını sürmek, evini yapmak, köprüsünü kurmak zorunda. Bunları yaparken de bir taraftan çevreyi kirletiyor. Bir de buna insanoğlunun ihmalkârlığı eklenince gökyüzü, sisten dumandan; deniz, petrol ve pet şişeden, karpuz kabuklarından görünmez oluyor. Pikniğe gidecek olsanız kendinizin ya da başkalarının bıraktığı çöplerden oturacak yer bulamıyorsunuz. Hatta bir piknik için onlarca kilometre uzağa gitmek zorunda kalıyorsunuz. Bir de insanoğlunun girmediği, elinin değmediği ormanlara gidelim. Her yıl binlerce ağaç yıkılıp çürüdüğü, milyonlarca hatta milyarlarca küçüklü büyüklü canlı öldüğü halde, gözünüzü rahatsız edecek kalıcı bir kirlilik meydana gelmiyor. Çünkü dökülen yapraklar, yıkılan ağaçlar bakteriler tarafından çürütülerek toprağa karışıyor. Bunlar yeni yetişecek bitkiler için bir besin kaynağı oluyor. Aynı şekilde ölen hayvanlar, kurtçuklar bakteriler tarafından parçalanıyor ve toprağa karışıyor. Böylece geriye gözümüzü rahatsız edecek, midemizi bulandıracak en ufak bir çirkinlik kalmıyor.

Allah'ın temizlik işçileri

Zaman-zaman aklınıza "Fare, domuz, sırtlan, akbaba, leş kargaları gibi canlılar acaba niçin yaratıldı? Bunların ne gibi görevleri var?" şeklinde sorular gelebilir. Ancak kâinatta hiçbir varlık boş yere yaratılmamıştır. Onların çirkinmiş gibi görünen şeklilerinin ardında nice güzellikler vardır. Bu tür hayvanlar, ölen canlının artıklarını yiyerek çevrenin temiz kalmasını sağlar. Böylece bulaşıcı hastalıklarının yayılmasını engellenir, çevre çirkin görüntülerden korunmuş olur. Bu temizlik işleme sadece ormanlarda veya yeryüzünde olmuyor. Gökyüzünde, atmosferde, solduğumuz havada; denizlerin, okyanusların sularında ve diplerinde kesintisiz bir temizleme işi sürmektedir. (Gencin yol rehberi’den)

İşte bütün bunlar bize kâinatta mükemmel bir temizleme sisteminin olduğunu anlatmaktadır. İnsan, dikkatli bir gözle baksa kâinatın artık bırakmayan harika bir fabrika gibi işlediğini görecektir. Bu da bize Allah’ın, Kuddüs (temiz olan ve temizlikleri yaratan) isminin kâinatta en parlak şekilde tecelli ettiğini göstermektedir.

Toprağı temizleyen bakteriler, böcekler, karıncalar ve nice yırtıcı kuşlar.. rüzgar, yağmur ve kar.. denizlerdeki buzdağları ve balıklar.. üstümüzde gökyüzü, uzayda kara delikler; bünyemizde kanımızı temizleyen oksijen ve ruhumuzu sıkıntılardan kurtaran manevi esintiler hep Kuddüs isminden haber vermekte ve o Kutsal Varlığı göstermektedir.

Namaz bir Mümin için ne ifade etmeli...

Kâinatta en büyük hakikat, imandır, imandan sonra namazdır. İslam’da ilk farz kılınan ibadet, namazdır; çünkü namaz, en faziletli, en kapsamlı ibadettir. Namaz adeta rengarenk çiçeklerle süslü bir botanik bahçe gibi, her çeşit ibadeti içinde taşıyan "ibadetler bahçesi"dir. Düşünsenize tesbih, tekbir, hamd ve şükür onda; tövbe, istiğfar, dua ve zikir de ondadır.

"Namazla yeniden doğdum" diyen eski manken ve film sanatçısı Yaşar Alptekin namazın bir mümine ne ifade etmesi gerektiğini şu ifadelerle dile getiriyor:

Aslında namazın ne büyük bir hazine olduğunu bir fark etsek asla terk etmeyiz. O bizim sırtımızda yük değil, bizim için sonsuz fırsatlar hazinesi, uçsuz bucaksız bir nimetler okyanusudur. Bana göre namaz, insana insan olduğunu hatırlatır. Hayatın hızlı temposu içinde Allah’ı, ahireti, ölümü, ibadetleri unutan insan, günde beş kez namazla kulluğunu hatırlar ve sanki yeniden dirilir.

NAMAZ, HUZUR VERİYOR

Aslında namazda okuduğumuz sure ve duaların anlamlarını da öğrenmeliyiz. Çünkü bir hadiste: "Namaz bir nevi Allah ile konuşmaktır. Herkes ne konuştuğuna dikkat etsin!" buyurulur. Rabbimizle ne konuştuğumuzu bilmek, ne istediğimizi fark etmek için sure ve duaların anlamlarına çalışmalıyız. İnanın, birkaç haftada öğreniriz. Dünya için bir çok şeyi ezberlemiyor muyuz? Bir de namazı, "zor, zahmetli, sıkıcı" bir iş gibi görür nefsimiz. Oysa dünya için çok daha ağır ve sıkıcı işlerde çalışırız! Namaz ise çok hafif, kolay, rahat, tatlı,huzurlu bir ibadettir. Bunun için namazını kılan kimsenin içi rahatlar, görevini yerine getirmenin mutluluğunu yaşar.

Mimar Sinan’ın yaptığı minareyi bir çocuk nasıl düzelttirdi!

Süleymaniye Camii’nin inşası tamamlanmış, ibadete açılacağı gün ilan edilmişti. O gün gelince İstanbul’un her yanından insanlar bu eşsiz eserin açılışında bulunmak için şehrin bu noktasına akın etmişti. Herkes hayranlıkla bu şaheseri seyrediyordu.

Fakat bunlar arasında bulunan bir çocuk, "Aaa! Şu minareye bakın nasıl eğri!" diye bağırıyordu. Herkes bakıyor ama bir eğrilik görmüyordu. Çocuğun minarelerden biri için eğri dediği Mimar Sinan’a kadar ulaştı.

Koca mimar hemen çocuğun yanına geldi ve ona, "Yavrum hangi minare eğri göster bana" dedi. Çocuk da "İşte şu" diye minarelerden birini gösterdi. Mimar Sinan hemen adamlarını topladı. Uzun halatları birbirine ekletip minareye bağlattı. "Çekin yukarı doğru!" diye çektirmeye başladı. Çocuğa da, "Oğlum, bak bu minareyi doğrultturuyorum, sen dikkat et, dosdoğru olunca haber ver" dedi.

MİNARE DÜZELDİ!

Adamlar gerçekten düzeltiyormuş gibi çekiyorlardı. Çocuk bir süre sonra, "Tamam, minare doğruldu" diye bağırdı. İşçiler çekme işini bırakıp halatları çözdüler. Başından beri olaya tanık olan Sinan’ın ustalarından biri herkesin kafasını kurcalayan soruyu Mimar Sinan’a yöneltti:

- Ulu mimarbaşımız, sen herkesten iyi biliyorsun ki, minarede eğrilik falan yok. O halde niçin düzeltmeye kalkıştın?

Mimar Sinan’ın cevabı uzak görüşlülüğün, inceliğin, anlayışın, hoşgörünün simgesi idi:

- Ben bilmez miyim minarede eğrilik olmadığını. Ama çocuğun kafasındaki "minare eğri" intibaını da öyle bırakamazdım. Bu yönteme başvurdum ki çocuğun kafasındaki "eğri" kanaati silinsin. Yoksa her yerde çocuk aklıyla minarenin eğri olduğunu söyler, sonra etrafta gerçekten eğri olduğu şeklinde bir inanç yayılırdı.

Ali İhsan ER

Yorum Yaz